muhakkak hakikat,
illa hakk, illa hakikat.
kendi başına, başlı başına bir künh. duracak yeri yok, vakitsiz.
öylesiz ve çırçıplak,
amasız, fakatsız, nadandan beride. küskün bir yar, ne çok ne çok nasipsiz. bir adı var belki gelin ve fakat güveysiz tek gelin.
belki önemsiz, belki uzamsız, hesapsız ve kitapsız. pahasız sonra…incilerinizi domuzların önüne sürmeyin diyordu İsa. domuz tekinsiz hayvan. şüphe yok ki hakikatın incilerini pis ayaklar altında ezdirmemeyi öğütlüyor, nadanı işaret ediyor matta.
insan aceleci.
dokunmak, sinesine bastırmak ve koklamak için sabırsız. ehl-i irfan için tüm bunlar hazzın sınırı içindeydi, onlar hazdan bîzardı. hakkı yalnız seyreylemeye taliplerdi.
illa hakikat dememiz boşa.
hangimiz onunla ne yapacağını biliyor?
hakikatin havarisini de bulmak güç. herkes hakkı kendinde görüyor ve herkes İsa olmak muradı taşıyor. gafil insan. hakkın havarisinin derisini yüzmekten başka ne iş görüyor?
bir hakikat var olsaydı onu çoktan bulurduk diyor Russel. ne demeli? hakikat yoksa da biz tayin etmeliyiz mi demeli, yoksa hakikatın bir nazlı yar olmasından mı bahsetmeli, ürkekliğinden mi yoksa her gözü kendisine kondurmama hünerinden mi..?
muhakkak hakikat,
illa hak, illa hakikat.
yalancı ışıklarla çevrelenmiş çağın insanı. hakikatın ışığı hiçbir ışığa benzemez, gaflet ışıklarını kapatmadan göremezsin onu. ışıkları ve sesleri. iki muradı olamaz hakikat aşığının. iki muradı olan hiçbir şeyi birliğe getiremez. o yari yalnız isteyeceksin, kimsesiz, mahcup, çünkü o talibinden yalınlık ister, mütekebbir bu yüzden basiretsiz, bu yüzden lanetli, bu yüzden aşağılık.
hakkla temaşa etmek, hakkla olmak, hakktan olmak kolay mı?
tüm tokatları, sövgüleri ve taşları üzerine çekmek pahasına ben hakkım demek kolay mı? ya hiçbirisine aldırmayıp, dosttan gelen gülden dolayı ağlamak..?
urefadan bir muhteremin deyişiyle bitirelim, erzurumlu İbrahim Hakkı dedi:
mansur ene’l-hakk söyledi haktır sözü hakkı söyledi
nadan mukayyed anladı, amma mutlak söyledi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder