8 Haziran 2022 Çarşamba

Kur'an'da Tanrı'nın Zatı: Ben ve O Munfasıl Zamirleri

1.1. Kur’an-ı Kerim’de ‘Ben’ ve ‘Biz’ Munfasıl Zamirlerinin Kullanımı


Kur’an’da, Allah çoğunlukla zatından söz ederken “نحن” munfasıl zamirini kullanmaktadır. Yaygın kanaat bu zamirin kullanılmasına ilişkin olarak, kulları benlik  hissinden vazgeçirmek olduğuna işaret etmektedir. "Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız." (Hicr Suresi, 15/9), "Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (Tin Suresi, 95/4) gibi ayet-i kerimelerde “biz” zamirinin kullanımı nazar-ı dikkate sunulmuştur. Fakat Kur’an’da yalnızca “biz” zamiri değil, “ben” zamiri de geçmektedir. "Bana dua edin, icabet edeyim." (Mü'minûn, 23/60), "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." Gibi ayetlerde “ben” zamiri kullanılmaktadır. 

Örneklerden hareketle, Allah’ın, kullarını benlik davasından alıkoymak üzere “biz” zamirini tercih etmesi söz konusu değildir. Yine çeşitli yorumcuların “biz” zamirinin kullanılmasına ilişkin açıklamalarında, “biz” zamirinin umumiyetle arada bir vasıtanın olduğu durumlarda kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Sözgelimi vahyin Cebrail vasıtasıyla iletilmesi mevzuu ile iliştirilmektedir.  “Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir”(İhlâs,112/4), “O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur.”(Şûra ,42/11) ayetleri bağlamında Allah’ı evvela tenzih ile mükellef olduğumuz açıkça belirtilmektedir. Yani Allah’ın ‘vasıta’ olarak, vahyin iletilmesine Cebrail’in memur kılınması, Allah’ın zatından bahsederken “biz” zamirini kullanmasına açıklık getirmemektedir. Bilakis, Allah, zatından bahsederken “biz” zamirini kullanarak kendi azametini göstermek istemektedir. Bu iddiamızın temellendirmelerini ilerleyen bölümlerde yapacağız. 


1.2. Arap Bilinci ve Allah Kelimesinin Kavram Alanı 


“Kur’ani dünya görüşünün teşekkülünde belirleyici rol oynayan anahtar terimlerin hiçbiri (buna Tanrı’nın hakiki adı olan Allah da dahildir), hiçbir surette yeni icat edilmiş değildir. Bunların neredeyse hepsi, İslam-öncesi zamanlarda şu veya bu şekilde kullanılıyorlardı: Kur’an bu kelimeleri kullanmaya başladığı zaman, Mekkeli putperestlerin çok tuhaf, alışılmadık ve bu yüzden de kabul edilemez gördükleri şey, bizatihi tekil kelimeler ve kavramlar değil, bunların genel bağlamı yani sistemin bütünü idi.” (1)

Izutsu’nun dikkat çektiği yer son derece önemlidir, Kur’an’ın her şeyden önce dilsel bir metin olduğu ve içeriğinin de belirli bir kültürün kavrayış düzeyine göre peyderpey indirildiğine işaret etmektedir. Bir kelimenin herhangi bir metinde kullanılıyor olması, o kelimenin kullanıldığı coğrafyanın, ilgili kelimeye dair bir kavramının olduğunu göstermektedir. Zira herhangi bir şeyin dilde var olması ancak kavramda var olmaması mümkün değildir.

“Biz onlara -yani diğer tanrılara- sadece, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye yapıyoruz.” (Zümer:3/4)

Yukarıdaki ayetten de anlaşıldığı üzere, Arabistan’da “Allah” kelimesi ilk kez karşılaşılan bir kelime değildir. Aksine mevcut bir panteonun en üst konumunda “Allah” durmaktadır. 


1.3. Kur’an’da Allah’ın Mucizeleri ve Kur’an’daki Tarih, Biyoloji, Jeoloji, Astronomi Gibi Bilimsel Konuların Anlamı 


Öncelikle bu bahiste Kur’an’da mevcut olan çeşitli mucizelerden örnekler aktaralım.


 “Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik. Ve şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” (Zariyat, 51/47), “Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.” (Bakara, 107), “Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin mülkiyeti ve hâkimiyeti Allah’ındır. O’nun her şeye gücü yeter.” ( Maide,127), “O kâfirler, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, bizim onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmediler mi? İman etmezler mi?” (21/Enbiyâ 30). Gibi ayetler Allah’ın gökyüzünün ve yeryüzünün ve insanların yaratıcısı olduğuna işaret etmektedir ve tüm mülkün maliki olduğunu buyurmaktadır. 


“Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54), “And olsun ki Allah size birçok yerlerde, ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti.”( Tevbe, 25). Gibi ayetler, geçmişte yaşamış insanlar hakkında, yahut Kur’an’ın nazil olduğu Arap toplumunun kendisi hakkında çeşitli bilgiler vermektedir. 


“İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti.” (Alak,2), “Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Nur,45). 


1.4. Kur’an’ın Dili ve Allah’ın Kudreti 


Yukarıda da görüldüğü üzere Kur’an’da, Tarih, Biyoloji, Astronomi ve Jeoloji gibi bilim-alanlarının konularına ilişkin çeşitli açıklamalar bulunmaktadır. İddiamız şudur ki Kur’an’a bağlı kalarak herhangi bir peygambere dair yaşam-öyküsü oluşturmak neredeyse imkansızdır. Kur’an’da çeşitli tarihi hadiselerden, insanın ve doğanın yaratılışından da bahsedilmektedir. Ancak tarihi içerikler barındırması Kur’an’ı bir tarih kitabı, doğadan bahsetmesi Kur’an’ı bir fizik kitabı, gökten bahsetmesi de Kur’an’ı bir astronomi kitabı yapmamaktadır. 


Şimdi başından beri çevresinde dolandığımız, çeşitli ayetlerle de temellendirdiğimiz konuyu ele almaya çalışacağız. Arabistan’da bir tür panteonun olduğu ve Allah’ın da bu panteonun tepesinde durduğu örneklerle de sabittir. Kur’an’da Allah’ın kendi zatından bahsederken “biz” zamirini kullanması, doğadan ve tarihten söz etmesinin yegane sebebi Kur’an’ın Allah’ın varlığına ilişkin değil kudretine ilişkin bir kutsal metin olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın nazil olmasıyla birlikte Arap bilincinde oturmuş olan teolojik dünya neredeyse tamamen dağıtılmıştır ve Allah yegane olduğunu ilan etmiştir. 


Kur’an evvela bir sözlü kültür ürünüdür. İsmiyle de müsemmadır. Yazıya aktarıldığından sonra “mushaf” adını almıştır. Her şeyden önce Kur’an belirli dönemde, belirli bir topluma, belirli bir dil aracılığı ile indirilmiştir. Daha da önemlisi Kur’an’ın dili, belirli bir dönem içerisinde kullanılan bir dildir. Yani Kur’an’da geçen kelimelerin tamamı zaten Arap bilincinde mevcuttur. Aksini düşünmek mümkün değildir. Dilsel bir metin olması, içerisinde çeşitli söz sanatlarını içermesini de beraberinde getirmiştir. Kur’an’ın içerisinde telmih, kinaye, istiare, teşbih gibi söz sanatları sıklıkla kullanılmaktadır. İlm-i belagatın pek çok sırrını haiz bir metindir. 

Çünkü muhatabını harekete geçirmeyi amaçlamaktadır. Kur’an’da Allah’ın varlığına ilişkin bir delil göstermek mümkün değildir zaten böyle bir iddiası da yoktur. Kur’an’da Allah yalnızca azametini yani Zat-ı Kibriya’sını dile getirmektedir. Birtakım yorumcuların yukarıda zikrettiğimiz ayetler ışığında Kur’an’ı bir bilim kitabı yahut rakiplerine (farklı din grupları) Allah’ın varlığına ilişkin bir delil gibi pazarlaması metni tahrif etmekte ve amacından uzaklaştırmaktadır. Kur’an bir ulum-u akliye metni olmaktan tabiatı gereği uzaktır. 


İlm-i mantık açısından Allah’ın var olup olmaması bir tür soru ya da sorun teşkil etmemektedir. Zira, “Allah vardır.” kaziyesinin doğruluk değerini saptamak mümkün değildir. “Allah Vardır.” Kaziyesinin doğruluk değeri, teoride değil pratikte kendisini göstermektedir. Yani, “Allah Vardır.” Önermesinin değer kazanmasını, Allah’ın var olduğuna ilişkin yaşamımız belirlemektedir.



Dipçe: Ayet-i Kerime’lerin meallerinde çoğunlukla Elmalılı Hamdi Yazır ve Abdülbaki Gölpınarlı esas alınmıştır.


Kaynakça:

Hicr Suresi, 15/9

Tin Suresi, 95/4

Mü'minûn, 23/60

İhlâs,112/4

Şûra ,42/11

1-(Izutsu, Allah ve Kur’an, 2019: s.35,36)

Zümer:3/4

Zariyat, 51/47

Bakara, 107

Maide,127

Enbiyâ, 30

Yûsuf, 54

Tevbe, 25

Alak, 2

Nur, 45


Attachment.png

18 Mayıs 2022 Çarşamba

Nothing Comes From Nothing

 


Hiçlik.

“Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun.” Daha genç yaşlarımda şeyh-i ekber deyü konumlandırmıştım yukarıdaki sözün müellifini. İbn Arabi. Melami meşrep bir hikmet aşığı. 


Biz hiçten bahsedince yadımıza yalnız boşluk düşer. Boş olmayı, boşta kalmayı, boşa düşmeyi hiçlik biliriz. Hakikat öyle mi? Bir şey hiçse ona şey demek mi ilim? Bu kadar mıdır hatrı hakikatin?


Ne boşluk hiçtir, ne boşa düşen, ne boş olan, ne de boşta olan. Bilakis hiç hiçtir. Parmenides’in deyimiyle “hiçlik, hiçlikten gelir”. Böyledir de. 


Klasik mantıkta varlığın mertebeleri şöyledir:

Vücud-u Ayni (Varlığın bizzat kendisi)

Vücud-u Zihni (Varlığın zihindeki karşılığı)

Vücud-u Hatti (Varlığın yazıdaki karşılığı)

Vücud-u Lafzi ( Varlığın dildeki karşılığı) 


Bir şeye bu bir hiçtir dediğimizde onun varlığına nispette bulunuruz. Bir şeyin hiç olması için varlığa ilişkin hiçbir alamet-i farikanın bulunmaması gerekir. Ne dilde, ne sözde, ne zihinde, ne de zatında. Bir şey ancak zatı itibariyle hiç olabilir. 


Varlıkla dolup taşan yüreklerden kopan hiçlik çağrısına mı kulak vereceğiz? 


Eğer ölüm bir hiçlikse ve Sokrat doğru söylüyorsa karşımıza şöyle bir tablo çıkacaktır:

Ölüm mutlak bir hakikattir. 

Ölüm bir hiçliktir. 

Hiçlik hakikattir. 

Ve tüm bu bağlamda felsefeyi ölüme hazırlık olarak görür Sokrates. 


Karşımızda çırçıplak duran bir hakikat var o da ölüm. İnsanoğlu hakikate ulaşsa bile ona maruz kalmaktan korkar. Aronofsky’nin “Pi”(1998) filmini hatırlayın. Matematiğin cennetinde uçarken kanatları yanan bir İkarus’tur Max Cohen. Onun ağrıdan çatlayan başının müsebbibi hakikatın ağırlığıydı. Hakikatin yanan ormanlarının üzerinden uçarım sanmıştı yanıldı. 


Hollandalı filozof ve tarihçi Johan Huizinga  20. Yüzyıl felsefi düşüncesine en büyük katkılardan birisi olan “Homo Ludens”i yazdı. Homo Sapiens’in ikiz kardeşi. Homo Faber’in karşıtı belki de. Düşünen ve eyleyen insanın karşısına oyun oynayan insanı oturttu. 

Hakikatin(ölümün) çıplaklığına katlanamayan insanın kendisine bir amentü geliştirmesi kaçınılmazdı elbette. Bir sanat icra etmemesi…


İmdi durup düşünmeli.

Sessizce. 

Biz söz açtıkça var olan hiçliği. 

Hakikati, hakikaten. 

26 Mart 2022 Cumartesi

Sfenks’e Karşı

 Sfenks şehre yaklaşanlara soru sorardı.  Sfenks beni işgal etti, yalnız ve biçare beni. Kaç kez öldüğümü elinden hatırlamam. Sorularla değil, cevaplarla tüketiyor kendini insanoğlu. 


Where are the questions? 


Çağdaş insan hazır-cevap. Ona cevaplar öğretilir evvela. Sonra Sfenks. Sonra ölüm. Sonra ve sonra…dibine ışık vermeyen muma lanet olsun. İçimde koca bir şehrin soruları var. Cevapsızım. Arkada kalanım. Cevapsız ve yalnız. Ne kananım ne kandırılan. Ne Mefisto’yum ne de Faust. 


Hayvanlar çiftleşir, insanlar birleşir diyor Meriç. Ben hep dışarıdayım. Gemide de değilim, kuyuda da değilim. Hakikat dışında bir yâr bellemedim. Hakikatın hatırını kişinin hatırının önüne getirdiğim için nasipsizim. 


İsa bana ikram etmedi etinden ve kanından.

Bir kuytu köşede soframı kuracak Yunus yok. Hoş, fevkalede iştihasızım. 


Deha diyor Goethe: ereğine uygun olarak geçmişin ve şimdinin tüm birikimini başarıyla kullanabilmektir, hülasa. Geçmişin tüm dehaları ereğime amade. Yalnız, yalnızlığımın bir ereği yok. Yok hiçbir kadim söz kendime derman kılacağım. Sfenks’le boğuşuyorum. Babam bir usta değildi, kanatlarım tez yandı. 


“Başlangıçta söz vardı.” Diyor Yuhanna. Hayır. Önce sorular vardı. İnsan bu yüzden eyleme geçti, bu yüzden anlam tayin etti varlığa. Tanrı soru sorsun diye Homer’i yarattı, Homer’de onu. Ve Sokrat dağıttı yaratılan ne varsa. Sokrat’ın kılıcı sorularıydı. 

Sfenks sorularına cevap veremeyen yabancıları öldürürdü. Sokrat’tan daha medeniydi belkide. Sokrat cevapsız kaldığında ruhlarını yakardı halkın. 


Kendimin cehennemindeyim. Kafamın içinde. 

21 Mart 2022 Pazartesi

illa

 muhakkak hakikat,

illa hakk, illa hakikat.


kendi başına, başlı başına bir künh. duracak yeri yok, vakitsiz. 


öylesiz ve çırçıplak,

amasız, fakatsız, nadandan beride. küskün bir yar, ne çok ne çok nasipsiz. bir adı var belki gelin ve fakat güveysiz tek gelin. 


belki önemsiz, belki uzamsız, hesapsız ve kitapsız. pahasız sonra…incilerinizi domuzların önüne sürmeyin diyordu İsa. domuz tekinsiz hayvan. şüphe yok ki hakikatın incilerini pis ayaklar altında ezdirmemeyi öğütlüyor, nadanı işaret ediyor matta. 


insan aceleci.

dokunmak, sinesine bastırmak ve koklamak için sabırsız. ehl-i irfan için tüm bunlar hazzın sınırı içindeydi, onlar hazdan bîzardı. hakkı yalnız seyreylemeye taliplerdi. 


 illa hakikat dememiz boşa. 

hangimiz onunla ne yapacağını biliyor?


hakikatin havarisini de bulmak güç. herkes hakkı kendinde görüyor ve herkes İsa olmak muradı taşıyor. gafil insan. hakkın havarisinin derisini yüzmekten başka ne iş görüyor?


bir hakikat var olsaydı onu çoktan bulurduk diyor Russel. ne demeli? hakikat yoksa da biz tayin etmeliyiz mi demeli, yoksa hakikatın bir nazlı yar olmasından mı bahsetmeli, ürkekliğinden mi yoksa her gözü kendisine kondurmama hünerinden mi..?


muhakkak hakikat,

illa hak, illa hakikat. 


yalancı ışıklarla çevrelenmiş çağın insanı. hakikatın ışığı hiçbir ışığa benzemez, gaflet ışıklarını kapatmadan göremezsin onu. ışıkları ve sesleri. iki muradı olamaz hakikat aşığının. iki muradı olan hiçbir şeyi birliğe getiremez. o yari yalnız isteyeceksin, kimsesiz, mahcup, çünkü o talibinden yalınlık ister, mütekebbir bu yüzden basiretsiz, bu yüzden lanetli, bu yüzden aşağılık. 


hakkla temaşa etmek, hakkla olmak, hakktan olmak kolay mı? 

tüm tokatları, sövgüleri ve taşları üzerine çekmek pahasına ben hakkım demek kolay mı? ya hiçbirisine aldırmayıp, dosttan gelen gülden dolayı ağlamak..? 


urefadan bir muhteremin deyişiyle bitirelim, erzurumlu İbrahim Hakkı dedi:


mansur ene’l-hakk söyledi haktır sözü hakkı söyledi 

nadan mukayyed anladı, amma mutlak söyledi.

27 Ekim 2021 Çarşamba

Görünürken Görünmez

 Hakikat öyledir ki o kendisine bakıldığını anladıkça değişir ve dönüşür. Hakikat ki onun devinimi asla bitmez. Hakikat odur ki buldum dediğinde kaybettiğindir. Şehirde en bildik köşelerde kovaladığın; konuştukça sustuğun; göründükçe görünmeyen sevgilidir. Kimliğini de kişiliğini de uğruna kurban etmek için sabırsızlandığın, kendinden geçtiğin, cenab-ı hakk’ın alışılagelmedik izdüşümüdür. 


                         Yoluna cânum revân itsem       gere cânâ didüm.

                    Yüzüme bin hışım ile bakdı did cânun mı var?” (Zâtî)



Mahcup yürüyerek, şehre rağmen şehrin adına yürüyerek, ürkek bakışlarımızı edeben doğrudan çeviremediğimiz sevgili. Bilgiçlerin sırça köşklerinden kaçan ve fakat tarumar yüreklerimize bir lahza olsun esenlik getiren sevgili.  Ardından koşamayan biçarelerin dahi onulmaz yaralarını saran merhametli sevgili. 


                      “Bir nefes dîdâr içün bin cân fedâ itsem n’ola?

                     Nice demlerdür esir-i iştiyâkıdur gönül” (Nef’î)


Gönlümüz o yarin esiridir sonra o yarin kabesi hatta. Sen kendi kabenin etrafında değil yedi kere bir kere olsun dönmeyi, dönerken titrek türküler yakmayı göze alabildin mi? Görmek için gözler; duymak için kulaklar; dokunmak için eller; düşünmek için dimağ, o yari ve yalnız o yari bilmek içindir. Aldığımız nefesimizin, nefsimizin kurban olacağı başka nemiz var. Musa’nın feryadıyla sesleniyoruz, ancak yine de feryadımız sessiz yine de feryadımız içli. azze ve celle bize o yari bellet. 



“Bakıyorlar ama görmüyorlar” demişti Ian Eva’ya bakarak.  Jakimowski “Imagine”da(2012) görünenin ve hatta görünmeyenin ötesine ulaşmanın yollarını göstermişti bizlere. Matematiğin, dikeyin ve yatayın yani kartezyenin dünyasından çıkabilmek için Cebrail’le yol sürmeyi…yani muhayyileyi. İnsanoğlunun kanatlarını yeniden insanoğluna hatırlatmıştı. belki bir an olsun bizi o yar ile göz göze getirmeyi düşünmüştü, sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz o yari düşlemeyi, yalnız düşlemeyi. hesapsız kavuşmayı. 


                     “Arz-ı hâl etmeye câna seni tenhâ bulamam,

                      Seni tenhâ bulacak kendimi aslâ bulamam” (Ulvî)



Çölleri yeşerten yarin kapısında beklemek.  O yarin, o sultanın peşinden gitmek kolay mı? bastığı yerde bitmek, arz-ı hal etmek; göğe bakarak yürürken düştüğümüzü anlatmaya yüz bulmak kolay mı? 

kelimelerin ardına gizlenmekte mahir sevgili, günahlarımızı çıkartmak için beklemekteyiz. yalnız ve yalnız sana söyleyeceklerimiz var, yalnız ve yalnız senin duyacakların var ve yalnızca ve yalnızca senden duyacaklarımız var. 



Dönmek İçin Yola Çıkmak

    Çıkmak fiili Türkçe’de iki şekilde kullanılır: Dışarıya çıkmak ve yukarıya çıkmak. Bir yerden çıkmak demek çıkılacak yeri de nazar-ı itibara almaktır. Yola çıkan varsa kuvve-i nutkiyye gösterir ki çıkılan bir yer de kati surette var olmalıdır. Bir yer olmalıdır ve fakat o yer terk edilmelidir. Terk eden herkes aynı surette terk de edilmiştir. Tıpkı seyredenin kemal-i edasıyla seyrettiğinde seyredildiğini de seyrettiği gibi. 


Peki ya evden çıkmak?


İnsan ne olur da evden çıkar? Aramak için. Ama neyi, ama niçin, ama nasıl aramak? Ve hatta aranan ne? Böyle bir soruya zahiren rızık denilebilir ancak bu bahs-i diğer. 

Arayan herkes bulunmak istediği için arar. Bulunmak ister, kaybolmuştur. Çünkü insan evinde de kaybolur. Öyle ki evin dekoru değişirse o hala senin evin midir? Ev diyorum gelenekte Beytullah. Allah’ın evi. Ona inananların misafirgahı. Ben’imiz yani, kendi’miz, kendi’mize dair olanımız. Ne tuhaf? İnsan kendi’ni hep kendi’nden uzaklaşarak arar. Kendi’ni hep öteki’nde bulur, öteki’nde arar. Öteki’nden kendine dair hesap sorar. Ve en nihayetinde bulduğu yine kendinde bulduğu kendi’dir. 


Herkes kendine sunulan ile arar diyor Bab-Aziz. Çöllerde, taşrada ve hatta şehirde. Dışarıda yani. Ben’e ait olmayanın içinde  beni bana ait olanla ararız. Rabbül aleminden geçmeden Rabbül Hassa nasıl geçeriz? Rabbül alemin diyorum, yani domuzun da rabbi olan Rabden, ilmi dairesinin dışında hiçbir kuvvenin olmadığı Rabden. Ya Rabbül Hass, işte o bize sunulan armağandır. O armağan ki kiminde cemali ile, kiminde rahmeti ile, kiminde gadri ile, kiminde ilmi ile tecelli olmuştur. Ben’im yalnız aşkım var. Kıyl ü kal ile uğraşmaya ise ne sabrım ne de dermanım var. 


Çölü süpüren bir meczup gördüm. Yari için. En onulmaz yaralarını açan yari için. Yarasına dermanı da hiç’liğine fermanı da elinde tutan yari için, çölü süpüren bir meczup. Yarinin cazibesine kapılıp cezbeye gelen bir meczup. “Ruhunla süpür, yüce aşkının kapısını, o zaman olursun onun aşığı” deyu çölü süpüren bir meczup. Aşıklar ve deliler iyi iz sürerler. Öp öz kardeştirler çünkü. Yola aşkla çıkarlar, aşkı ararlar ve buldukları aşktır. Maşuk’u da Aşık’ı  Aşk’ı da kendinde olan aşktır son tahlilde bulduğu. 


-aşk ve yalnız aşk, o ne güzel yol, ne güzel yoldaş ve ne güzel varış.-


Raviyan-ı Ahbar’dan 3 kelebek rivayet edilir, kelebeklerden birisi ateşe bakmış ben aşkı gördüm demiş, bir diğeri kanadının ucunu ateşe değdirmiş ben ateşi bilirim demiş. Ve son kelebek kendini teslim etmiş ateşe. Yalnız yanmış, yalnız susmuş. Ateşe ateş atılmıştır çünkü artık. O vakitte bir sükut başlar. Tekellüm biter. Artık arayan, bulunandır çünkü. Kendi mabedini yine kendinde bulmuştur. Meskun mahali. Yar ile olunca, aranan bulununca ona dair kelam etmek, yari dile getirmek değil dile düşürmektir. Yar ile olunca artık ağyar ortadan kalkar. Ağyar yoksa tekellüm niye? 


Hacı Bektaş-ı Veli ile Pir-i Sultan Mevlana Celaleddin’in arasında geçen rivayeti aktarayım bu bahiste. Rivayet olunur ki Hacı Bektaş, Mevlana’ya sorar “ hakikati buldun mu? Bulmadıysan neden aramıyorsun? Bulduysan neden bağırıyorsun?”, Pir’den cevap gelir “ hakikati buldun mu? Bulamadıysan neden aramıyorsun, bulduysan da neden bağırmıyorsun?” 


Öyle ya, bulunan kimini söyletir, kimini susturur. Kimi bulduğuyla övünür, kimi bulduğunun mahcubiyetinden hicap duyar da susar. Mecalsiz kalır o ilk bakışta. Sözgelimi hakikat bu. Cilveleşir mahbubu ile. Gizler kendini hem de ayan beyan gizler. Bazen ağaç dallarının ardında, bazen kelimelerinin ardında, bazen kendinde kendini gizler. 


“eskiler aramaz iz sürerdi. 
biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar. 
arıyoruz alemin iç yüzünden zihnimize 
yansıyan bir tasarımla gerçeği. “ 


Ve işte evden çıkıyoruz. Kendi Kabe’mizden. Kendimizi kendimize rağmen arıyoruz. Kendimizi bulmak için kendimizden geçiyoruz. Bize sunulan ile yine bizi arıyoruz. 

Hapı Yutanlar: Prozium

  ‘Rüyalarımı serdim ayaklarının altına, usulca bas, zira bastığın rüyalarımdır’           William Butler Yeats   İnsanlar ikiye ayrıl...